Ruhun Karanlık Odalarındaki Işık
İnsan, bazen kendi iç sesini duyamayacak kadar gürültülü bir dünyada yaşar.
Ama gökyüzü sessizdir.
Sessiz ama anlatır.
Gezegenlerin yavaş hareketi, Ay’ın bir gecede değişen yüzü, Güneş’in sabit duruşu… Hepsi insanın ruhunda bir yankı bırakır.
Astroloji, o yankının adıdır.
Her burç, insanın içindeki bir kapıyı temsil eder.
Koç, içimizdeki ilk çığlıktır; “Ben varım.”
Boğa, kalbimizin en ağır mobilyasıdır; yerinden kolay oynamaz.
İkizler, zihnimizin hızlı nefes alışıdır; bir düşünce biter, diğeri başlar.
Ama mesele burçların ne dediği değil; bizim neyi duymaya hazır olduğumuzdur.
Gökyüzü bazen serttir.
Mars bir kapıyı çarpar, Satürn bir duvar örer, Plüton bir şeyi yıkar.
Ama yıkımın içinde bile bir dürüstlük vardır.
Plüton’un dokunduğu yer acıtır, çünkü orada sakladığımız bir şey vardır:
Kırgınlık, öfke, özlem, tamamlanmamış bir cümle…
Astroloji bu cümleyi tamamlamaz; sadece “burada bir şey var” der.
Ay, duygularımızın karanlık odasıdır.
Her ev değişiminde bir ışık açar, bir ışık kapatır.
Bazen içimizdeki çocuk ağlar, bazen içimizdeki kadın susar, bazen içimizdeki erkek savaşır.
Ay, hepsini bilir.
Hepsini görür.
Hepsini yumuşatır.
Astroloji, kader değildir.
Bir yol haritası da değildir.
Astroloji, insanın kendine itiraf edemediği şeylerin gökyüzündeki karşılığıdır.
Bir burç yorumu okuduğunda “bu benim” demen, aslında gökyüzünün seni tanımasından değil; senin kendini nihayet duymandan olur.
Sonuç mu?
Gökyüzü konuşur.
Ama asıl mesele, insanın ne zaman susup dinlemeye başladığıdır.
