Onu tanıyan herkes fark ediyordu: takıntılı bağlanma hali hayatının merkezine oturmuştu.
Sanki kendi kimliği yokmuş gibi, tüm varlığını karşısındaki kişiye bağlamıştı.
Sabah uyanır uyanmaz aklına ilk gelen şey oydu. Gün boyu zihni sürekli onunla meşguldü. Telefonunu defalarca kontrol eder, sosyal medyada ne yaptığını takip ederdi. Bu yoğun odaklanma, psikolojide limerence diye adlandırılan bir durumun tam karşılığıydı.
Arkadaşlarıyla buluştuğunda bile sohbetin yönü hep ona kayardı. Bir mesaj gelmediğinde kaygılanır, küçük bir gecikmeyi bile reddedilme işareti olarak görürdü. İçinde büyüyen bu kaygı, sevgiden çok obsesif aşk halini almıştı.
Kıskançlıkları, sahiplenme isteği ve sürekli kontrol etme davranışları ilişkisini yıpratıyordu. O ise farkında değildi; çünkü tüm benliğini bu bağa teslim etmişti. Reddedilmeye karşı aşırı duyarlıydı, en ufak mesafeyi bile kriz olarak yaşardı.
Onu izlerken, takıntılı bağlanmanın nasıl bir insanı yavaş yavaş tükettiğini görmek mümkündü. Sevgi değil, bağımlılık ve kaygı vardı.


